Yemyeşil ağaçların içinde 3 katlı bir villaydım. Serin bir ilkbahar rüzgarı rengarenk güllerin kokusunu bana taşıyordu. Kuşların sesi, klasik bir müziğin bestesi gibi yankılanıyordu kulaklarımda. Genişçe bir salonun beyaza boyanmış duvarlarında 2 tane kocaman tablolar asılıydı. Bir resimde Firavun, diğerin de ise 5 tane kuş. Diğer 4 kuş sağa bakarken, sadece 1’i sola bakıyordu. ”İşte ben bu olacağım” dedim kendi kendime. Hayata farklı gözlerle bakacağım.
Yerler ahşaptı. Rengarenk çiçekler ve mumlar içeriyi yumuşatıyor ve sakinleştiriyordu. Pencereden gelen o temiz toprak kokusu burnuma çarpıyordu. İçeride bir huzur ve alışık olmadığım bir dinginlik hakimdi. Kendi kendime “umudunu kaybetme” dediğimi hatırlıyorum. Ne kadar özgürdü ruhum, zihnim, bedenim…
Yavaş yavaş insanlar belirmeye başladı gözümde. Kalabalık bir grup vardı. Sanki hepsi belli bir amaç için oradaydı: ”Mutluluk”. Fakat hepsinin yüzlerinden okunuyordu endişe ve merak. Ve ben hiçbirini tanımıyordum bu insanların. Biri hariç. Sanki yıllardır onu tanıyordum da nereden tanıdığımı hatırlayamıyordum.
Uzun boylu, incecik, bakır tonlarında kıvır kıvır saçları vardı. Gözleri elaya çalıyordu. Yüzünde duru bir güzellik hakimdi. Üzerinde çok hoş bir elbise vardı. Omuzlarını açıkta bırakan. İnanılmaz bir ışığı ve enerjisi vardı. Narin bir ses tonuyla ”Hoş geldin” ”Her şey çok güzel olacak. Dinle beni” dedi. O anda gözleri gözlerime değdi. Engel olamadığım kalp atışlarım yükseliyor ve içim titriyordu. Heyecanlanıyordum.
Ama neden heyecanlanıyordum ki? O’ da benden bir parça değil miydi? O’da benim gibi etten, kemikten biri değil miydi? O’nun da benim ki gibi zihni, duyguları, hisleri yok muydu? Bu ışık, güç, enerji ve özgüven nereden geliyordu peki?
Ne bileyim zaten bilsem orada olur muydum? Ama bildiğim, hissettiğim bir şey vardı: O da adındaki yeniliğin ve gücün hayatımı derinden etkileyeceğiydi.
Benim de en büyük arzum bu değil miydi? Yeni bir hayat, yeni bir ben, yeni bir aşk, zihin, iş, bilinç, algı, bakış açısı istemiyor muydum? Bu bir tesadüf müydü? Yoksa onu ben mi çağırmıştım hayatımın tam orta yerine
Herkes oturmuş onun ağzından çıkanları dinliyordu. Zevkle, kalplerinde kucak dolusu umutlarla ve hayallerle. O kadar emin konuşuyordu ki içimde en ufak bir şüphe bırakmamıştı. Hayatımın yıldızı olacaktım. Hayattan zevk alacaktım. Kendi oyunumu kendim kuracak ve onu kendim yönetecektim. Yaşadıklarımdan kimseyi sorumlu tutmayacaktım. Yaşayacağım deneyimlerin içinden tıpkı kaydıraktan kayarmış gibi geçecektim. Yaptığım her şeyde kendimi onaylayacak, sevecek ve umudumu hiç bir zaman yitirmeyecektim. Hayata İlahi Aşk’ın bize baktığı gözlerle bakacaktım. Çevremde her zaman anılacak ve istenilecektim. Çok mutlu olacaktım. Hayatımın aşkını bulacaktım. Başarılı olacaktım. Özgür olacaktım. Güçlenecektim, güvenecektim, inanacaktım. Çevremdeki herkesin hayatına sihirli bir değnek gibi dokunacak, ufacık bir umut ışığıyla zihinlerini yıkayacaktım. Herkesi affedecek, yerini sevgiyle dolduracaktım. Etrafıma ışık saçacaktım. Neşe getirecektim.Yüzüm hep gülecekti benim. Çünkü ayırmayacaktım doğruyu- yanlışı, iyiyi- kötüyü, sevgiyi- sevgisizliği, zengini-fakiri, yaşlıyı-genci, umudu-umutsuzluğu, olumluyu-olumsuzu, güneşi-ayı, yağmuru-güneşi
Biliyordum, hissediyordum, görüyordum, yaşıyordum.
Bir an kendimi açık kahve renkte bir yer minderinin üstünde buldum. Kulaklarımda tek bir komut yankılanıyordu: NEFES, NEFES, DERİN NEFES…
Başlıyorum nefese. Bakalım becerebilecek miyim? “Aman canım ne var bunda. Alt tarafı nefes işte.” Diyorum kendi kendime. Ama sonrasında tek hatırladığım şey, bilinçlice aldığım nefesin, beni teslim aldığıydı. Yüreğim, zihnim, ellerim, kollarım, bacaklarım iyice hafifliyor ve ruhum bedenimden uzaklaşıyordu. Gidiyordum uzaklara, çok uzaklara, adını bilmediğim diyarlara, sonsuzluğa, derinlere. Kimse yoktu orada. Sadece soğuk, kocaman bir boşluk ve bembeyaz bir ışık. Tüm bedenimi bir huzur kaplıyordu. Ne bir sorumluluk ne de herhangi bir yük yapışıyor bedenime. Üzerimde sadece derin bir hafiflik.
İçime çektiğim her bir nefes beni oraya daha da yakınlaştırıyor. Bir an kendimi kaybediyorum ve yanına geliyorum. Seninle ilk kez orada tanışıyorum. O da ne? Deli miyim ben? Bu nasıl olur? Oluyor işte. O kadar kızdığım, isyan ettiğim Sen İLAHİ AŞK’la bana bakıyorsun. Benimle konuşuyorsun ve bana sarılıyorsun. Ve diyorsun ki;
”İyice bakarsan görürsün. Aslında her yerde güzelliklerle çevrelenmiş bir şeyler var.
Şimdi gözlerini aç ve bu güzellikleri görmeye çalış. Bembeyaz bir sayfaya konan küçücük siyah noktaya takılma. Kağıdın beyazı o küçük siyah noktayı dönüştürecektir. Yaşanılan her ne olursa olsun sürekli olarak şükret. Bırak bu şükür seni, en yüksek, en iyi olan haline dönüştürsün.”
Nasıl unutabilirim ki bu anı? İpeklerde kaymak, uçmak, tarif edemediğim o koku, ışık, titreşim, sen
ALLAH’ım nasıl bir büyü bu? Nasıl bir AŞKsın sen?
Yavaşça gözlerimi açıyorum. Bu sefer ilk defa kulaklarımda çınlayan isyan sözcükleri değil. Beni her şeyden, herkesten özgür kılan bu cümleler:Allah’ım sana şükürler olsun. “Şükürler olsun, şükürler olsun” var.
Bu bir rüya mı, gerçek mi? Bilmiyorum. Bilmekte istemiyorum.



